Çiğdem Mater ve Mine Özerden'e açık mektup
"Demir kapının çevresine toplandık, bazılarımız adliye binasını saran korkulukların üstüne çıkmıştı. Araç yavaşladı, kapı açıldı ve tam yola dönüş yaparken Çiğdem koşarak gidip yolun ortasına oturdu. Araç homurdanarak hemen durmak zorunda kaldı."
Çiğdem Mater'in İletişim Yayınları'ndan çıkan Tuhaf, Saçma, Neyse… İçeriden Dışarıya Bakmak adlı kitabı ([i]) üzerine bir tanıtım yazısı olarak başlayan bu metin, üzerinde çalıştıkça kitap tanıtımı olmaktan çıktı ve giderek uzun bir mektuba dönüştü.
Hapishaneye gönderilen mektubun, gönderdiğimiz kişiden önce kurum idaresi tarafından açılıp okunuyor olması, mektubun kendine özgü mahremiyetini ortadan kaldırıyor. Ama mahremiyeti eksilmiş olsa da mektup, arkadaşımıza "seni unutmadık, aramızdaki bağ sürüyor", iktidara ise "onu unutmadık" demenin de bir yolu. Her ne kadar bu mektup Çiğdem ve Mine için yazılmış olsa da esasen cezaevinde haksız ve hukuksuz biçimde tutulan herkesi gözeterek yazmaya çalıştım. İçinde olduğumuz siyasal ahvale ve gelecek zamanlara dair umudumuza bir parça dayanak olsun istedim. Bu nedenle de mektubu (hatta bir mektuptan ziyade yazıya dönüşen bu metni) yalnızca onlara ulaşacak bir metin olarak bırakmak istemedim; Bianet'te yayımlamayı tercih ettim.
Sevgili Mine Özerden'le daha önce karşılaşmadım. İstanbul, orada yaşamadığım ama sık gidip geldiğim bir yer olduğu için acaba bazı çalışmalarda birlikte yer almış olabilir miyiz diye zihnimi zorladım ama bir iz yakalayamadım. Çiğdem Mater'le tanışmam ise kardeşim Ahmet'in ilk tutukluluğu sırasında oldu.
Kayda geçsin
3 Mart 2011 tarihinde, Ahmet'in yazdığı "İmamın Ordusu" isimli kitabı henüz yayımlanmadan ele geçirmek amacıyla evi basılmıştı. Ahmet gözaltına alınmış ve daha sonra savcılık sorgusu için Beşiktaş Adliyesi'ne sevk edilmişti.
Soruşturmayı yürüten savcı, o dönem iktidarın yargıdaki en kullanışlı aparatlarından biri olan, iktidarın Fetullah Cemaati ile iş birliğinin sona ermesinden sonra da yurtdışına kaçan Zekeriya Öz'dü.
5 Mart gecesini sabaha kadar Beşiktaş Adliyesi önünde bekleyerek geçirmiştik.
Çok soğuk bir havada, adliye önündeki küçük bir kafede, ısınmak için neredeyse sırayla içeri girerek, 25 ya da 30 kişilik bir gazeteci ve arkadaş grubu sabaha kadar bekledik.
Sabaha karşı saat 05.00 gibi tutuklama kararı çıktı. O dönem, şimdi olduğu gibi, iktidarın tehdit olarak gördüğü çok sayıda kişiye yönelik gözaltı ve tutuklamaların olağanlaştığı bir dönem değildi. Televizyon kanallarının akşam haber bültenleri Ahmet'in gözaltına alınış görüntülerini jeneriklerinde vererek programa başlıyordu. Medya, üniversiteler, sivil toplum örgütleri vs. henüz yerle yeksan edilmemişti; bağımsızlıklarını koruyabilen, ses çıkarabilen ve kamusal sorumluluklarını yerine getirebilen kurumlar vardı.
Bugün, kamusal alanda söz ve güç sahibi, dahası asli sorumluluk taşıyan pek çok kurumun iktidarla arasındaki mesafe neredeyse sıfırlanmış durumda. Bir kamusal alan kaldı mı, ya da öncesinde de ne ölçüde vardı, ondan da emin değilim gerçi. Ancak o günlerde, her ne kadar gidişattan kaygılı olsak da tutuklama olmayabileceğine dair eni konu bir beklentimiz vardı.
Ama aksi oldu ve tutuklama kararı çıktı.
Ahmet'i bir cezaevi nakil aracıyla taşıyacaklarını öğrendik. Aracın adliyeden ayrılacağı, demir parmaklıklarla çevrili çıkış kapısına yöneldik.
Uykusuzluktan ama en çok da soğuktan perişan haldeydik.
Bir süre sonra araç çıkış kapısına geldi; trafik akışına göre sola dönmesi gerekiyordu. Demir kapının çevresine toplandık, bazılarımız adliye binasını saran korkulukların üstüne çıkmıştı. Araç yavaşladı, kapı açıldı ve tam yola dönüş yaparken Çiğdem koşarak gidip yolun ortasına oturdu. Araç homurdanarak hemen durmak zorunda kaldı.
Araçtaki küçücük pencereden Ahmet'in el sallayışını gördük. Bizi uzaklaştırmak için çalınan korna ve verilen gazla birlikte yükselen motor homurtusuna, neredeyse saniyeler içinde Çiğdem'e eşlik ederek yola oturanların sesleri karıştı. Hepimiz duran aracın çevresine toplandık; bağırarak, slogan atarak, kaportasına vurarak Ahmet'e el verenlerin buz gibi havada oluşturduğu o sıcak hava bugün dahi bütün berraklığıyla içimi ısıtıyor.
Bir iki dakikaya yayılan o eylem, tutuklamanın doğurduğu olumsuz duygusal atmosferi bir anda dağıttığı gibi, dostluk, dayanışma ve güvenin yalnızca politik bir kimliği değil, politik bir örgütlenmeyi de mümkün kılan şeyler olduğunu hatırlatan, Benjamin'in sözünü ettiği türden bir parıltı anıydı. Yıkım zamanlarında hatırlanması gereken anlardan biriydi; on beş yıl sonra bugün, geçmişte neyin mümkün olduğunu ve bugün neyi kaybetmekte olduğumuzu yeniden görünür kılıyor. Kamuoyunca tanınan kişilerin sorgu süreçleri ya da duruşmaları bile artık çoğu zaman birkaç kişinin katıldığı sessiz buluşmalara dönüşmüş durumda.
Parıltının hatırlattıkları
Walter Benjamin'e göre geçmiş, düz bir çizgi üzerinde ilerleyip geride bıraktığımız, kapanmış bir zaman değildir. Bazen bugünün belirli bir anında, özellikle de kriz, tehlike, baskı ya da kırılma anlarında, geçmişten bir görüntü aniden yeniden anlam kazanır. Benjamin bunu, geçmişin bir an için parlayıp görünür olması şeklinde niteler. Yani geçmişte olmuş bir şey, bugünkü durumla beklenmedik bir bağ kurar ve bize aslında neyin tehlikede olduğunu ya da başka neyin mümkün olduğunu gösterir.
İçinde olduğumuz şartlarda bunun tersinin de mümkün olduğunu düşünüyorum. Bazen şimdi yaşanan bir olay, geçmişte bildiğimiz, deneyimlediğimiz ya da sahip olduğumuz ama artık kaybettiğimiz bir şeyi de birden görünür kılar. Haksız ve hukuksuz tutuklamalar, geçmişte kırık dökük de olsa varlığını hissettiğimiz adalet ve hukuk duygusu hakkında; gündelik hayatın bir parçası haline gelen parti değiştirmeler politik dostluk, yoldaşlık, sadakat ve temsil sorumluluğu hakkında; kamusal kurumların sessizliği ise özerklik, itiraz etme cesareti ve kamusal sorumluluk hakkında, değişen, dönüşen ve çürüyen ilişkiler hakkında epey şey söylüyor.
O günlerden günümüze uzanan 15 yıl içinde (ama elbette yalnızca son 15 yılda değil) akademik kurumlardan kamu bürokrasisine ve siyasal kurumlara, medyadan sivil toplum örgütlerine ve sendikalara uzanan geniş bir yelpazede pek çok şey hızla değişti. Çürüme, dağılma ve yıkım, yaşadığımız değişim sürecini anlatmak için en fazla başvurduğumuz kelimeler oldu artık. Üstelik bu çürütücü değişim yalnızca kurumsal ölçekte vuku bulmuyor. Birbirimizle ya da toplumsal hayatla kurduğumuz ilişkilere damgasını vuran narsisizm; eleştirel nezaketi yerinden eden, herkese had bildiren, yargı dağıtan kibirli tutumlar; insana güven veren ve özü itibarıyla ortaklaşa yol yürünebilecek bir gelecek ufkunu işaret eden aidiyet duygusunun yerini alan araçsallık, yani bir kişiyi ya da ilişkiyi kendi başına değerli olduğu için değil, bir işe yaradığı ölçüde değerli görme hali giderek daha fazla alan buluyor. Belki de en kötüsü, dostluk ve yoldaşlık ilişkilerinin bile kalıcı ve güven verici olmaktan çıkıp tek kullanımlık ya da kullan-at tipi ilişkilere dönüşmesi.
"Eşyalar kullanılmak, insanlar sevilmek için vardır. Bugün ise eşyalar seviliyor, insanlar kullanılıyor. Sürekli siyaset konuşuyoruz, oysa asıl konuşmamız gereken etik. İnsanı kendi başına değer taşıyan bir varlık olarak değil, amaçlara ulaşmak için kullanılabilecek bir araç olarak gören anlayışla yüzleşmeden, yaşadığımız hukuksuzlukların kaynağını da yeterince kavrayamayız" diyor Mine Özerden, Mustafa Yeneroğlu ile yaptığı cezaevi görüşmesinde. ([ii])
Yüz yüze ilişkilere dayalı, birlikte düşünme, bağ kurma ve eyleme geçme halleri; başka bir deyişle bir kolektif içinde var olma hali, giderek yerini her birimizi küçük birer ekran resmine dönüştüren çevrimiçi ve çoğu zaman yerimizden kalkmadan sürdürülen katılım biçimlerine bıraktı. Çevrimiçi eylem olarak nitelediğimiz bir şey var artık. Eylem dediğimiz şeyin neye dönüştüğüne özellikle dikkat etmeliyiz. Bu değişimin yeni imkânlar sağladığını kabul etmekle beraber, yol açtığı sorunların göz ardı edilmemesi ve bu konuda teyakkuz halinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Sürekli bir bilgi sağanağı içindeyken, ancak sağanak dindiğinde görüşümüzün ne ölçüde bulandığını fark edebiliriz. Çiğdem kitabında, hapishanenin ağır ve yıkıcı yanlarını teslim ederken, paradoksal biçimde dış dünyanın bilgi ve uyaran bombardımanından kısmen uzak kalmanın zihinsel bir berraklık sağladığını da belirtiyor. Sosyal medya algoritmalarından, yankı odalarından, komplo teorilerinden ve sürekli teyit gerektiren bilgi akışından uzak olmanın; ana akım medya ile sınırlı, daha kontrollü bir bilgi ortamında bulunmanın, dışarıdaki hayatın karmaşasını daha sakin ve daha sarih görmesini sağladığını söylüyor (Tuhaf, Saçma, Neyse… İçeriden Dışarıya Bakmak, s. 227–228).
Sürekli akan, kısa sürede kaybolup yenilenen bilgi, görüntü ve çevrimiçi temas akışı, farkına varmadan insanları ve ilişkileri de kolayca değiştirilebilir şeyler gibi görmemize yol açıyor olabilir. Oysa herkesin ve her şeyin kolayca değiştirilebilir, vazgeçilebilir olduğu düşüncesi bir zamanlar, hani çok da uzak olmayan bir geçmişte, dehşet verici bir şey olarak görülürdü.
Hâlâ öyle. Hâlâ dehşet verici…
Birbirimize sahip çıkmanın, dayanışmayı yalnızca bir söz değil, gündelik ve sürekli bir ilişki biçimi olarak kurmanın önemi daha da arttı. Hele cezaevinde tutulan arkadaşlarımız ve haksız, hukuksuz biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılanlar söz konusu olduğunda, onları unutmamak ve yalnız bırakmamak, bu kullan-at ilişki düzenine karşı en basit ama en güçlü itirazlardan biri haline geliyor. Sevgili Mine'nin söylediği gibi: "Bilenin bilmeyene, olanın olmayana borcu vardır." ([iii])
İnsanları yalnız bırakmamak nasıl bir sorumluluksa, kamusal alanı mücadele etmeden terk etmemek de öyle. Ülkemizde gerçekten bir kamusal alan var mıydı, varsa bugün ondan geriye ne kaldı, gibi soruların işaret ettiği yıkım halini göz ardı etmiyorum elbette. Ama bu sorulara takılmaktansa, kamusal alanı nasıl hâlâ mümkün kılabiliriz sorusunun peşine düşmeyi ve eğer böyle bir alan açılabiliyorsa, onu görünür kılmak ve genişletmek için çabalamayı hâlâ anlamlı buluyorum. Bunu bir hayat savunusu olarak görüyorum.
Çiğdem'in içeriden bize seslenen kitabında, koşulların ağırlığına rağmen neşeye sıklıkla değinmesi, o ruh halini koruyabilmenin taşıdığı önemi vurgulaması da bu hayat savunusundan vazgeçmemenin biz dışarıda kalanlar için ne kadar hayati bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Baskıyı, korkuyu ve yalnızlaşmayı üzerimize boca eden bir siyasal iktidar karşısında birbirimizle bağ kurmaya devam etmek, hayatı savunmanın yollarından biri aynı zamanda. Çok fazla güldüğünü söyleyenlere Çiğdem'in bir söyleşisinde verdiği yanıtı aklımızda tutmalı: "Devlete özgürlüğümüzü vermişiz, bir de neşemizi mi verelim ayol!" ([iv])
Ahmet Telli, hayattayken yazdığı ama ancak ölümünden günler sonra Selçuk Kozağaçlı'ya ulaşan mektubunda, "Kardeşim Selçuk Kozağaçlı, hayatı oradan savunuyorsun, biz de sana lâyık olmaya çalışıyoruz," diyor. ([v]) Bianet'te Ahmet Telli'nin mektubunu ve sevgili Selçuk Kozağaçlı'nın ona verdiği zarif yanıtı okuyunca bir yandan öfke bir yandan derin bir üzüntü duydum. Ama bu iki metinde beni asıl etkileyen şey, acının ve kaybın taşınma biçimi oldu. Ahmet Telli'nin ölümün eşiğinde dostuna "hayatı oradan savunuyorsun" diye seslenmesi, Selçuk'un da aldığı o gecikmiş selamı yeniden hayata ve mücadeleye bağlaması…
İnsanın başına gelen bir olay ya da yaşadığı mağduriyet kadar, sonrasında onu nasıl taşıdığı da belirleyici oluyor. Yaşadığımız olaya layık olmak ve Ahmet Telli'nin zarif ifadesiyle birbirimize de layık olmak diye tarif edebileceğim bir tavrı önemsiyorum. Yani tarihin belirli bir anında ne yaptığımız kadar, belki ondan da çok, o yaptığımız şey nedeniyle başımıza geleni sonrasında nasıl karşıladığımızı ve nasıl taşıdığımızı önemli buluyorum. Olaya layık olmak dediğim şeyi belirleyen de esas olarak olaydan sonra ne yaptığımız. Başımıza bizi mağdur eden, ezen bir olay gelebilir. Her bir insan hayatının benzersiz olduğunu düşünürsek, o olayın kişide nelere yol açacağı, hayatına ne gibi yeni yükler getireceği de benzersiz olacaktır. Elbette ortaklaşan yanlar var ama en nihayetinde herkes o yükü kendi başına taşıyor. Yaşadığımız mağduriyetin bizi başkalarının acısına körleştirmemesi, tersine daha duyarlı kılması ise her zaman açığa çıkmayan ama açığa çıktığında çok kıymetli bulduğum bir şey. Elden geldiğince yükü paylaşmak; her şeyin alınıp satılır, kolayca değiştirilebilir ve vazgeçilebilir olduğunun dikte edildiği zamanlarda dostluk ve dayanışmayı yalnızca sözde bırakmamak, birbirimizden kolayca vazgeçmemek gerekiyor. Birbirimize layık olmamız gerekiyor.
Kamusal alandan çekip gitmemek
Birbirimizden kolayca vazgeçmemek gerektiği gibi, kamusal alanı da yaşanan her yıkıcı değişimde hemen terk etmemek gerekiyor. Buraya nereden geldik, diye sorulabilir. Sevgili Çiğdem ve Mine, sizler de dışarıdaki gelişmeleri izliyorsunuzdur mutlaka. Yerel yönetimler başta olmak üzere kamusal nitelikte hizmet veren kurumlar üzerinde büyük bir baskı var. Kamusal hayata en önemli müdahillerden biri olabilecek üniversiteler altüst oldu çoktan. Haber ve medya kanalları kapatılıyor. Son günlerde T24 dâhil pek çok internet haber sitesi ile sivil toplum örgütünün internet sitesine erişim engeli getirildi. Bugün de Halk TV'ye kayyum atandı. Yerel yönetimler farklı yollarla el değiştiriyor; kimi zaman yargısal ya da idari müdahalelerle, kimi zaman da parti değiştirme yoluyla. Bu duruma pat diye gelmedik elbette. Ama ortada en azından benim görebildiğim kadarıyla neden bu duruma gelindiğine dair bir süreç analizi, yapısal nedenlere dair bir tartışma yok. Meseleleri kişiler üzerinden tartışma hali çok baskın. Son zamanlarda özellikle sosyal medyada sıkça karşılaştığım bir tartışma üzerinde durarak ne söylemek istediğime açıklık getirmeye çalışacağım.
Sosyal medyada, hatta görebildiğim kadarıyla elde kaldığı kadar medyada da, kamusal nitelikteki kurumlarda yönetim ya da siyasal yönelim değiştiğinde, bu kurumlarda çalışanlardan ya da kamu hizmeti üretenlerden de dışarıdan bakıldığında ilkeli ve rahatlatıcı görünecek, sembolik ve görünür bir kopuş (istifa) bekleniyor. Geçmişte de siyasal iktidar değişikliklerinin kamu kurumlarına yansımaları olurdu kuşkusuz; ama çalışanların "kim kalacak, kim istifa edecek" diye bu ölçüde ve bu şiddette tartışılması, hatta sorunun düpedüz çalışanların önüne "İstifa edecek misin?" diye konulması bana tuhaf geliyor. Oysa daha en başta şunu sormak gerekiyor: Bu doğru bir tartışma mı? Bu soru yalnız belediyeler için değil; üniversitelerden meslek örgütlerine, sendikalardan kamu kurumlarına kadar kamusal niteliği olan bütün alanlar için geçerli.
Üniversiteler, belediyeler, meslek örgütleri, sendikalar, kamu kurumları ya da sivil toplum örgütleri yalnızca onları o anda yöneten kişilerden ibaret değil. Bu kurumlar, bütün eksikliklerine ve uğradıkları tahribata rağmen, birlikte düşünmenin, itiraz etmenin, bilgi ve hizmet üretmenin, eşitlik ve adalet fikrini gündelik hayata taşımanın mümkün olabildiği yerler. Bir yöneticinin değişmesi, bir kurumun siyasal baskı altına girmesi ya da hâkim siyasal çizginin değişmesi, orada bulunan herkesin de değişmesini ya da çekip gitmesini zorunlu kılmıyor.
Tam tersine, bazen asıl mesele o alanı kolayca terk etmemek olabilir. Üniversitede bilimsel düşünceyi, bir meslek örgütünde mesleki etiği, bir sendikada dayanışmayı, bir kamu kurumunda eşit ve ayrımcılıktan uzak hizmet anlayışını, kamusal kaynakların toplum yararına kullanılmasını savunmak da bir direnme biçimidir.
Belediyeler bu açıdan özel bir öneme sahip; çünkü sadece demokratik temsil açısından yurttaşlarla doğrudan bağ kuran kurumlar değil, aynı zamanda imar kararlarının, kentsel rantın, altyapı yatırımlarının, belediye şirketlerinin ve önemli kamu kaynaklarının dağıtıldığı alanlar. Dolayısıyla kamusal kaynakların kimlerin yararına kullanılacağı, hangi toplumsal kesimlerin gözetileceği ve kentsel kararların hangi çıkar ilişkileri içinde alındığı sorularını akılda tutarak bu süreçlere müdahil olmanın yollarını aramak, olup bitene tanıklık etmek ve gerektiğinde itiraz etmek önemlidir.
Kamu hizmetini eşitlikçi, adaletli, hak temelli ve ayrımcılıktan uzak bir anlayışla sürdürmek, siyasal aidiyetimizin bir kişiye, makama ya da partiye değil; kamusal olana, eşitliğe ve adalete bağlı olduğunu göstermenin de bir yoludur aynı zamanda.
Nilgün Toker, 'Entelektüelin Politik Sorumluluğu' başlığını taşıyan yazısında, "Çekilmek, bu toplumu hegemonik propaganda diline terk etmektir ve aslında 'çekip-gitmektir'. Politikaya katılmak ise, mümkün her ortamda politik sözü kurmak, konuşmak ve farklı sözü duyulur kılma mücadelesidir." diyor. ([vi])
Kalmak, hukuksuzluğa ortak olmak, ayrımcılık yapmak, mesleki ve etik ilkelerden vazgeçmek, usul ve kuralları keyfileştirmek anlamına gelmeye başladığında başka bir karar vermek gerekir elbette. Bu bağlamda ne istifayı ya da gitmeyi başlı başına bir erdem ne de kalmayı başlı başına bir direniş sayıyorum. Bulunduğumuz yerde neyi mümkün kılıyoruz, neye karşı çıkıyoruz ve neyin parçası olmayı reddediyoruz? Belirleyici soru kanımca budur.
Siyasal baskının yoğunlaştığı ve saf değiştirmelerin yaşandığı dönemlerde, çekilip gitmekten çok eşitlikçi ve adaletli kamu hizmetini savunmayı daha önemli buluyorum. Bunu, bu ülkede eşitlik, adalet ve hukuk için mücadele eden ve bugün de haksız yere cezaevinde tutulan arkadaşlarımıza karşı sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyorum. Zerrin Kurtoğlu'nun bir yazısında çok güzel ifade ettiği gibi, "aynı beşerî dünyanın sakinleri olarak hepimiz birbirimizden birinci derecede sorumluyuz." ([vii])
Sevgili Çiğdem ve Mine, bu mektubu yazarken dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum: Birbirimizi unutmamak, yalnız bırakmamak, elimizde kalan bağlara sahip çıkmak ve bütün bunları yaparken neşemizi de teslim etmemek. Siz içeride hayatı savunmaya devam ederken, biz dışarıda kalanların yapabileceği şeylerin başında bu hayat savunusuna layık olmaya çalışmak geliyor. Sevgilerimle.
[i] Çiğdem Mater, (2026). Tuhaf, Saçma, Neyse... İçeriden Dışarıya Bakmak. Yayına hazırlayan: Ahmet İnsel. İstanbul: İletişim Yayınları. 244 s.
[ii] Mustafa Yeneroğlu'nun (@myeneroglu) cezaevinde Mine Özerden ile yaptığı görüşmeden, https://x.com/myeneroglu/status/2109638431680676341 (12 Ekim 2026)
[iii] Mustafa Yeneroğlu'nun (@myeneroglu) cezaevinde Mine Özerden ile yaptığı görüşmeden, https://x.com/myeneroglu/status/2109638431680676341 (12 Ekim 2026)
[iv] Mustafa Yeneroğlu'nun (@myeneroglu) cezaevinde Çiğdem Mater ile yaptığı görüşmeden, https://x.com/myeneroglu/status/2109638431680676341
[v] Bianet, 12 Ekim 2026, Ahmet Telli'nin mektubu ölümünden on gün sonra adresine ulaştı, https://bianet.org/haber/ahmet-telli-nin-mektubu-olumunden-on-gun-sonra-adresine-ulasti-324347
[vi] Nilgün Toker Kılınç, Politika ve Sorumluluk, Birikim Yayınları, 2012, sayfa 249.
[vii] Zerrin Kurtoğlu, "Merhamet, şefkat ve insaf üzerine bazı notlar..." Birikim, sayı 432, Nisan 2025, ss. 39–47.
Kaynak: Bianet