İçeriğe geç
  • Dolar 49,3335 ▲ %0,12
  • Euro 55,0768 ▼ %0,43
  • Sterlin 65,1948 ▼ %0,12
  • Gram Altın 6.611,42 ▼ %0,50
  • Çeyrek Altın 10.785,56 ▼ %0,51
  • Gümüş 95,52 ▼ %0,88
  • Bitcoin 4.090.491 ▼ %0,79
  • BIST 100 12.150,67 ▼ %0,94

Dünya

Kent kimin? İspanya'da kiracıların isyanı ve Friedrich Engels'in güncelliği

İspanya'daki kiracı mücadeleleri, bu sınıfsal sorunun artık yalnızca geleneksel sanayi proletaryasıyla sınırlı olmadığını da gösteriyor. Emekliler, güvencesiz çalışanlar, öğrenciler, işsizler ve hatta orta gelirli haneler giderek daha büyük bir baskı altında kalıyor. Maricarmen istisnai bir örnek değildi.

Friedrich Engels'in "Konut Sorunu" adlı eserinden 150 yılı aşkın bir süre sonra İspanya, yeni bir toplumsal mücadelenin sahnesine dönüşüyor. Artan kiralara ve kiracıların devlet zoruyla evlerinden atılmalarına karşı verilen mücadele, eski bir soruyu yeniden ve bütün yakıcılığıyla gündeme getiriyor: Konut bir insan hakkı mıdır, yoksa sermayenin değerlendirildiği bir meta mı?

Konut sorunu nasıl sokaklara taştı?

87 yaşındaki bir kadın sedyeyle evinden çıkarılıyor. Yüzlerce insan binanın önünde protesto gösterisi yaparken polis zorla tahliye kararını uyguluyor. Bunlar, İspanya'daki toplumsal atmosferi birkaç gün içinde değiştiren görüntüler. Maricarmen Abascal, 1956 yılından beri Madrid'deki aynı evde yaşıyordu. Bu ev, tam yetmiş yıldır onun yuvasıydı. Ancak bina 2018 yılında Urbagestión adlı gayrimenkul şirketi tarafından satın alındıktan sonra yaşamı giderek daha büyük bir baskı altına girdi. Yaklaşık 500 avro olan kirası sonunda 1.650 avroya çıkarılmak istendi. Oysa aylık emekli maaşı yalnızca 1.350 avro civarındaydı. Maricarmen, 23 Eylül 2026 tarihinde polis gücüyle evinden çıkarıldı. Destekçileri, yoğun direnişlerine rağmen tahliyeyi engelleyemedi. Ancak hikâye evinin kapısında sona ermedi.

Birkaç gün sonra Madrid'de, yüz binlerce insan sokaklara döküldü. Puerta del Sol Meydanı'nda bir protesto kampı kuruldu; başka kentlerde de eylemler başladı. Toplumsal baskı karşısında gayrimenkul şirketi sonunda geri adım attı: Maricarmen'in, emekli maaşının en fazla yüzde 30'unu kira olarak ödemesi koşuluyla evine dönmesine izin verilecekti.

*"Maricarmen - Rantçılık ve onun maaşlı politikacıları tarafından öldürüldü. Seni asla unutmayacağız. Anın, mücadelemizde yaşıyor." (Fotoğraf: AA)

Ancak Maricarmen, 7 Ekim'de hastanede hayatını kaybetti. Resmî açıklamalara göre ölümüyle tahliyesi arasında tıbben kanıtlanmış bir nedensellik ilişkisi yoktu. Aktivistler ise haklı olarak ölümünü tahliyenin yarattığı ağır baskı ve stresle ilişkilendirdiler. Bir ömür boyu büyüdüğü, yaşadığı saksıdan zorla koparılan bir çiçeğin, meçhul bir ortamda sorunsuzca yaşayabileceğini iddia etmek, kapitalizmin gaddar ruhuna ait bir özellik. Bir emekli kadın ile bir gayrimenkul şirketi arasında başlayan bireysel anlaşmazlık, böylece toplumsal bir mücadeleye dönüşmüştü. Tek bir zorla tahliyenin nasıl böylesine büyük bir hareketi tetikleyebildiğini anlamak isteyenlerin, 150 yılı aşkın bir süre önce kaleme alınmış bir esere, Friedrich Engels'in "Konut Sorunu" adlı çalışmasına bakmaları gerekir.(1)

Engels temel sorunu daha 1872 yılında görmüştü

Engels, 1872-1873 yıllarında bu eserini kaleme aldığında Avrupa kapitalizmi hızlı bir sanayileşme döneminden geçiyordu. İşçiler kentlere akın ediyor, eski işçi mahalleleri yıkılıyor, arsa fiyatları yükseliyor ve emekçi nüfus, gelirinin giderek daha büyük bir bölümünü barınmaya ayırmak zorunda kalıyordu. Engels, bu gelişmeyi esas olarak düzgün işleyen bir ekonomik sistemin rastlantısal bir aksaklığı olarak değerlendirmiyordu.

Konut sıkıntısını açıkça şöyle tanımlıyordu:

"Burjuva toplum biçiminin zorunlu bir ürünü."(1)

Onun çözümlemesinin özü burada yatmaktadır. Engels'e göre konut sıkıntısı, yalnızca bazı ev sahiplerinin aşırı açgözlü olmasından ya da siyasetçilerin yeterince konut yaptırmamasından kaynaklanmaz. Bu sorun, toplumun büyük çoğunluğunun geçinebilmek için emek gücünü satmak zorunda olduğu; toprağın, binaların ve üretim araçlarının ise özel mülkiyet ve sermayenin değerlenme çıkarlarına tabi bulunduğu toplumsal ilişkilerle bağlantılıdır. 150 yılı aşkın bir süre sonra aynı çelişki yeni bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Geleneksel ev sahiplerinin yerini kısmen uluslararası gayrimenkul fonları, bankalar ve yatırım şirketleri aldı. Konutlar yatırım ürünlerine, kira gelirleri düzenli getiri kaynaklarına, bütün mahalleler ise finansal spekülasyon nesnelerine dönüştü. Oysa içinde yaşayan insanlar açısından konut sıradan bir tüketim malı değildir. Günlük yaşamın, sağlığın, toplumsal ilişkilerin ve kişisel güvenliğin temel koşuludur. Mülk sahibi açısından ise aynı konut, öncelikle bir servet unsuru olabilir. Maricarmen örneğinde bu karşıt çıkarlar doğrudan çatıştı.

Konut sorunu bir sınıf sorunudur

Engels, üretim sürecinde emek gücünün sömürülmesi ile ev sahibi ve kiracı arasındaki ekonomik ilişkiyi birbirinden özenle ayırıyordu. Bu iki ilişki aynı şey değildir. Artı-değer kapitalist üretim sürecinde ortaya çıkar. Kira ise toprak rantı ve yatırılmış sermayenin getirisi gibi farklı ekonomik unsurlar içerebilir. Ancak her iki ilişki de mülkiyetin ve ekonomik tasarruf gücünün eşitsiz dağıldığı bir toplumsal düzenin parçalarıdır. Emekçi sınıflar geçimlerini sağlayabilmek için önce emek güçlerini satmak zorundadır. Ardından elde ettikleri gelirin önemli bir bölümünü barınmak için harcarlar. Kiralar ücretlerden ve emekli maaşlarından daha hızlı arttığında, emekçilerin maddi bağımlılığı daha da ağırlaşır. İşte bu nedenle konut krizi yalnızca arz ve talep meselesi değildir. Aynı zamanda bir bölüşüm ve mülkiyet sorunudur.

İspanya'daki kiracı mücadeleleri, bu sınıfsal sorunun artık yalnızca geleneksel sanayi proletaryasıyla sınırlı olmadığını da gösteriyor. Emekliler, güvencesiz çalışanlar, öğrenciler, işsizler ve hatta orta gelirli haneler giderek daha büyük bir baskı altında kalıyor. Maricarmen istisnai bir örnek değildi. Onun yaşadıkları, pek çok insanın karşı karşıya olduğu gerçeği görünür kıldı: Kendi evinde yaşamaya devam edebilmek, giderek artan fiyatları ödeyebilme gücüne bağlı hâle geliyor.

Engels, bu çelişkinin arkasındaki ekonomik mantığı son derece keskin bir biçimde açıklıyordu. Ona göre rekabet, ev sahibini "ev mülkiyetinden acımasızca mümkün olan en yüksek kiraları elde etmeye" yöneltiyordu.(1) Dolayısıyla sorunu yalnızca tek tek gayrimenkul şirketlerinin ahlaki tutumuna indirgemek fazlasıyla basit olur. Asıl soru, bir toplumsal sistemin neden bu tür çıkarlar ürettiği ve bunların hayata geçirilmesine neden hukuki ve ekonomik olanaklar sağladığıdır.

Haussmann'dan Madrid'e: Yerinden edilmenin bir tarihi var

Engels, eserinin ikinci bölümünde burjuvazinin konut sorununu kentsel dönüşüm yoluyla çözme girişimlerini inceledi. Bunun başlıca örneklerinden biri, 19. yüzyılda Georges-Eugène Haussmann yönetiminde Paris'in yeniden düzenlenmesiydi. İşçi mahalleleri yıkılmış, geniş bulvarlar açılmış, ticaret bölgeleri modernleştirilmiş ve yoksul nüfus merkezi bölgelerden uzaklaştırılmıştı. Resmî gerekçeler modernleşme, sağlık koşullarının iyileştirilmesi ve altyapının geliştirilmesiydi. Ancak Engels, konut sıkıntısının bu yöntemle ortadan kalkmadığını gösterdi. Sorun yalnızca başka mahallelere taşınıyordu.

Bugün bu süreçlere gentrifikasyon (dar gelirli insanların yaşadığı eski kent içi mahallelere orta ve üst gelir gruplarının taşınması süreci; bunu İstanbul'da Cihangir, Balat veya Galata'da görüyoruz), kentsel dönüşüm veya turistik amaçlı kullanım diyoruz.

Madrid'de konut binaları yatırımcılar tarafından satın alınmakta ve ardından daha yüksek kiralarla piyasaya sunulmaktadır. Barselona'da turistik kullanım, sürekli ikamet amacıyla ihtiyaç duyulan konutlarla rekabet ediyor. Avrupa'nın pek çok büyük kentinde cazip mahalleler, düşük gelirli haneler için giderek erişilemez hâle gelmektedir. Kentler modernleştiriliyor, güzelleştiriliyor ve ekonomik açıdan değer kazanıyor. Peki bundan kim yararlanıyor?

Gayrimenkul şirketleri açısından artan getiri ekonomik bir başarı anlamına gelebilir. Aynı süreç, mevcut mahalle sakinleri açısından toplumsal çevrelerini kaybetmek anlamına gelebilir. Engels'in çözümlemesi, neden yalnızca daha fazla konut yapılmasını talep etmenin yetersiz kalabileceğini gösteriyor. Elbette yeni konutlara ihtiyaç vardır. Ancak bu konutların kime ait olacağı, kimler için inşa edileceği ve hangi fiyatlarla sunulacağı da aynı derecede belirleyicidir. Artık sadece İspanya'da değil, Avrupa'da, dünyanın sayısız metropollerinde giderek daha fazla lüks konut inşa edilirken emekçi nüfus için uygun fiyatlı konut miktarı azalmaktadır.

İspanya'daki konut krizi Maricarmen ile başlamadı

Bugünkü hareketin uzun bir geçmişi var. Franco diktatörlüğü döneminde özel konut mülkiyeti güçlü biçimde teşvik edildi. Kendi evine sahip olmak, toplumsal güvenliğin ve ekonomik istikrarın göstergesi olarak sunuldu. Ancak en geç 2008 mali kriziyle birlikte bu modelin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. Çok sayıda hane, konut kredilerini artık ödeyemez duruma geldi. Bankalar devlet desteğiyle ayakta tutulurken pek çok aile evini kaybetti. Bu deneyimlerden, ipotek mağdurlarının örgütü olan Plataforma de Afectados por la Hipoteca (PAH) doğdu.

Örgüt, zorla tahliyelere ve kredi kuruluşlarının gücüne karşı mücadele etmektedir. Daha sonra, özellikle Madrid ve Katalonya'da bağımsız kiracı sendikaları gelişti. Bu örgütler mahalle toplantıları düzenleyip, tahliye tehdidi altındaki insanlara destek vermekte, ev sahipleriyle toplu görüşmeler yürütmekte ve kira grevi biçimlerini geliştirmektedir. Daha önce 2024 yılında Madrid ve Barselona'da on binlerce insan artan kiralara ve mahallelerinden sürülmeye karşı gösteriler düzenlemişti. Dolayısıyla son protesto dalgası birdenbire ortaya çıkmadı. Daha önce oluşturulmuş örgütlenmelere, deneyimlere ve toplumsal ilişki ağlarına dayanabildi. Hareketin temel güçlerinden biri burada yatıyor. Çünkü kiracılar büyük gayrimenkul şirketleriyle tek başlarına pazarlık ettikleri sürece, ekonomik ve hukuki bakımdan güçlü taraf çoğunlukla şirketler oluyor. Buna karşılık bütün bir binanın veya mahallenin sakinleri birlikte örgütlendiğinde güç dengesi değişebiliyor.

Protestodan karşı güce: Kira grevi

İspanya'daki hareket yalnızca hükümetlere çağrıda bulunmakla yetinmiyor. Örgütler kendi bağımsız toplumsal mücadele olanaklarını geliştirmeye çalışıyor. Bu durum özellikle kira grevinde belirginleşiyor. İşçiler iş bırakarak üretimi durdurabilirken kira grevi ev sahiplerinin düzenli gelirlerini hedef alıyor. Elbette böyle bir mücadele yöntemi önemli hukuki riskler taşıyor. Kira borçları, sözleşmenin feshedilmesine ve zorla tahliye süreçlerine yol açabiliyor. Bu nedenle dikkatli örgütlenme, ortak karar alma ve karşılıklı dayanışma gerektiriyor.

Bununla birlikte bu strateji önemli bir gelişmeye işaret ediyor: Kiracılar artık yalnızca birbirinden kopuk, tek tek yardım talep eden kişiler olarak hareket etmek istemiyor, kendilerini toplumsal bir güç olarak örgütlemeye çalışıyor. Bu noktada kiracı sendikaları ile işçi sendikaları arasındaki bağ özellikle önem kazanıyor. Çünkü ücretler ve çalışma koşulları için verilen mücadele ile uygun fiyatlı konut mücadelesi, toplumsal yaşamın yeniden üretiminin farklı ama birbirine bağlı alanlarıyla ilgilidir. Ücret artışı elde eden işçiler, bu kazanımların yükselen kiralar tarafından eritilmesi durumunda maddi bir sınırla karşılaşıyor. İspanya'daki konut protestolarının genel grevle birleşmesinin gündeme gelmesi, bu siyasal boyutu ortaya koyuyor.

Hükümet tepki veriyor, mülkiyet sorunu yerinde duruyor

Son protesto dalgası İspanya hükümetini de baskı altına almış durumda. Bu nedenle Başbakan Pedro Sánchez, ekim ayının başında zorla tahliyelere karşı korumayı güçlendirmeyi ve kira ilişkilerini istikrara kavuşturmayı amaçlayan acil konut düzenlemeleri sundu. Ancak girişimleri parlamentodaki çoğunluk dengeleri nedeniyle başarısız oldu. Bunun ardından Sánchez erken seçim ilan etti. Bu gelişmeler, parlamenter konut politikasının hem olanaklarını hem de sınırlarını gösteriyor. Yasal kira sınırlamaları, kiracıların tahliyeye karşı korunması ve sosyal konut politikaları somut iyileştirmeler sağlayabilir. Doğrudan tahliye tehdidi altında yaşayan insanlar açısından bu önlemler kesinlikle önemsiz değildir. Ancak temel soru varlığını koruyor: Büyük konut stokları özel kâr ve getiri beklentileri doğrultusunda işletildiği sürece toplumsal koruma hakları ne kadar kalıcı olabilir?

Engels, kapitalizmin toplumsal çelişkilerinin, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunulmadan kalıcı biçimde ortadan kaldırılabileceği düşüncesini daha o dönemde eleştiriyordu. Pierre-Joseph Proudhon ile yürüttüğü tartışma da bu açıdan öğreticidir. Engels, bütün işçilerin kendi evlerinin sahibi hâline gelmesiyle konut sorununun kökten çözülebileceği görüşüne karşı çıkıyordu.

İspanya'daki mali kriz, bireysel konut mülkiyetinin güvence sağlayabilmesine rağmen insanları aşırı borçlanmadan, bankalara bağımlılıktan ve haciz yoluyla evlerini kaybetmekten mutlaka korumadığını gösterdi. Ev sahibine bağımlılığın yerini kredi kuruluşuna bağımlılık alabiliyor. Böylece daha kapsamlı sorular gündeme geliyor: Kamusal ve kâr amacı gütmeyen konut stokları, kooperatif mülkiyeti, demokratik denetim ve büyük gayrimenkul varlıklarının toplumsallaştırılması.

Hem gayrimenkul sermayesi hem de direniş uluslararası

İspanya'daki protestoların artık uluslararası bir boyutu da bulunuyor. Gayrimenkul şirketleri ve finans yatırımcıları uluslararası fuarlarda yeni iş fırsatlarını görüşürken kiracı hareketleri de ulusal sınırları aşan işbirliklerini geliştirmeye çalışıyor. Madrid'de düzenlenen uluslararası El Barrio(2) karşı zirvesinde çok sayıda ülkeden örgütler bir araya geldi. Ortak gündemleri yükselen kiralar, zorla tahliyeler, turizm nedeniyle yerinden edilme ve konut piyasasının giderek finansallaşmasıydı. Elbette ulusal koşullar birbirinden farklı. Ancak konutların dağılımı ve büyük mülk sahiplerinin gücü etrafındaki çatışmalar İspanya sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Almanya'da da benzer sorunlar, örneğin Berlin'de büyük konut şirketlerinin toplumsallaştırılması tartışmalarında, Münih'teki yüksek konut maliyetlerinde ve başka pek çok kentte düşük gelirli hanelerin yerinden edilmesinde görülüyor. Yani, konut sorunu böylece hem yerel hem de uluslararası bir nitelik taşıyor. Bu sorun, tek tek binalarda, mahallelerde, belediye meclislerinde ve küresel sermaye piyasalarında şekilleniyor.

Engels'in rahatsız edici sonucu

Friedrich Engels'in amacı, acil iyileştirmelerin önemini reddetmek değildi. O, mevcut konut sıkıntısını hafifletecek önlemlerle bu sıkıntının toplumsal nedenlerinin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasını birbirinden ayırıyordu. Vardığı sonuç temeldi: "Böyle bir toplumda konut sıkıntısı bir rastlantı değil, zorunlu bir kurumdur."(1)

Bu ifade, kapitalist toplumun kendi toplumsal çelişkilerini yalnızca ahlaki çağrılar ve teknik reformlarla ortadan kaldırabileceği düşüncesine yöneltilmişti. Engels'in tarihsel çözümlemesi, 21. yüzyıl konut politikası için hazır bir reçete sunmuyor. Uluslararası gayrimenkul fonları, dijital kiralama platformları ve konut piyasasının bugünkü finansallaşması, onun döneminde henüz bugünkü biçimleriyle mevcut değildi. Ancak temel sorusu güncelliğini koruyor: Güvenli ve uygun fiyatlı konut ihtiyacı, konutun aynı zamanda özel sermaye birikiminin aracı olduğu bir mülkiyet düzeniyle kalıcı biçimde bağdaştırılabilir mi?

İspanya'daki kiracı mücadeleleri bu soruyu yeniden bütün yakıcılığıyla gündeme getiriyor. Hareket bugüne kadar bazı zorla tahliyeleri engelledi, toplu görüşmeleri mümkün kıldı ve konut krizini kamusal tartışmanın merkezine taşıdı. Ancak krizin yapısal nedenlerini ortadan kaldırmış değil.

Hareketin bundan sonraki gelişimi, mevcut kitlesel seferberliğin kalıcı toplumsal örgütlenmelere dönüşüp dönüşemeyeceğine ve konut, gelir ve sosyal güvenlik mücadelelerinin birbirine bağlanıp bağlanamayacağına bağlı olacak. Maricarmen Abascal, kendisine vaat edilen evine dönüşü yaşayamadı. Ancak onun zorla tahliyesine karşı yükselen protestolar, bireysel bir kira anlaşmazlığının arkasında çok daha büyük bir toplumsal sorunun bulunabileceğini gösterdi. Engels, 150 yılı aşkın bir süre önce konut sıkıntısını kapitalist sınıf ilişkilerinin bir parçası olarak çözümlemişti. Bugün İspanya'da bu ilişkilerin yeniden kolektif mücadelenin konusu hâline gelişine tanık oluyoruz.

Bu nedenle konut sorunu, kira bedelinin ne kadar yüksek olduğu meselesinden çok daha fazlasıdır. Toprak, binalar ve içinde yaşadığımız kentler üzerindeki toplumsal iktidarın kimin elinde bulunduğu sorunudur. Ya da en yalın ifadeyle: Kent kimin – orada yaşayanların mı, yoksa kent üzerinden kâr elde edenlerin mi?

Notlar:

(1) Engels'ten aktarılan üç ifade, Zur Wohnungsfrage (Konut Sorunu, 1872–1873) adlı eserin Almanca metninden Türkçeye çevrilmiştir. Bunlar yayımlanmış belirli bir Türkçe baskıdan birebir alınmış alıntılar değildir. 

https://cloud-cuckoo.net/openarchive/Autoren/Engels/Engels1872.htm

(2) El Barrio etkinlikleri, "¡Inquilinas del mundo, uníos!" – "Bütün ülkelerin kiracıları birleşin!" şiarı altında 24–27 Eylül 2026 tarihlerinde gerçekleştirildi.

Madrid Kiracılar Sendikası El Bario hakkında arka plan bilgileri, hedefler, katılımcı kuruluşlar ve program şu adresten öğrenilebilir: https://inquilinato.org/que-es-el-barrio/

Etkinliklerin sonuçları ve kira gelirlerine dayalı iş modeline karşı uluslararası bir koalisyon kurulmasına ilişkin karar hakkında bilgiler şu adresten öğrenilebilir: https://www.elsaltodiario.com/f84b63d8-89d7-4392-a300-3dcc1d9c90a0/contracumbre-vivienda-clima-se-dispone-construir-una-coalicion-internacional-rentismo

(CO/VC)

Kaynak: Bianet

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…