Kimse acısını ve hafızasını kapıda bırakmasın
Çocuğunu asker olarak kaybetmiş bir annenin yasını tanımak, gözaltında kaybedilen oğlunun akıbetini arayan annenin adalet talebini eksiltmez.
Birlikte yaşamanın yeni koşullarını ararken, geçmişte yaşananların hangi kamusal karşılığı olacağını da konuşmak zorundayız. Çok açıktır ki; barışın hatırlamaya izin veren, hakikati aramayı suç olmaktan çıkaran bir hayata ihtiyacı var.
Kürt hafızasında köy boşaltmalarının, gözaltında kayıpların ve yasakların tuttuğu yer ile Türk toplumunun önemli bir kesiminde asker cenazelerinin tuttuğu yer birbirinden farklı. Aynı yıllar, farklı evlerde bambaşka hikâyelerle anlatıldı.
Üstelik insanlar çoğu zaman ötekinin yaşadığını hiç duymadı; duyduğunda da kendi bildiğini tehdit eden bir anlatı saydı. Uzağa gitmeden, kendimden örnek vereyim, okulda öğrendiklerimle evde dinlediğim ve tanık olduğum realite arasındaki uçurum, büyüdüğümde siyasal güvensizliğin ana kaynaklarından biri haline geldi.
"Hepimiz acı çektik" cümlesi, konuşmayı açtığı kadar kapatabilir de. Devlet şiddetinin sorumluluğunu, inkârın sonuçlarını ve devam eden adaletsizliği belirsiz bir ortak acının içinde eritirseniz, uzlaşma adına yeni bir haksızlık üretirsiniz.
Çocuğunu asker olarak kaybetmiş bir annenin yasını tanımak, gözaltında kaybedilen oğlunun akıbetini arayan annenin adalet talebini eksiltmez. Ancak iki olayın nedenleri ve sorumluları aynıymış gibi davranılamaz. Birbirinin acısını duyabilmek için herkesin aynı tarih yorumunu benimsemesi gerekmiyor.
Buradan, barışı oluşturmaya çalıştığımız bir dönemde, önümüze somut bir görev çıkıyor. Bu da; hakikat çalışmalarının bağımsızlığını savunmak, arşivlerin açılmasını ve kayıpların akıbetinin araştırılmasını istemektir…
Mağdur örgütlerinin kendi sözünü söyleyebildiği, sanatçıların geçmişi serbestçe anlatabildiği bir alanı korumak. Kimin acısının anlatılmaya değer olduğuna parti yakınlığıyla karar verilemez, bu tarzdan uzak durmak iyi olur. Çünkü bu çalışmaların sonucu baştan belirlenemez. Bir araştırma, tarafların kendi anlatısına uymayan bir hakikati açığa çıkardığında da yayımlanabilmelidir. Geçmişle hesaplaşmanın inandırıcılığı, böyle bir bağımsızlığa ne kadar alan açıldığına bağlıdır. (Altını çizerek ifade etmek gerkeirse, hakikati açığa çıkarmak başka, kendi penceresinden kendine olgu yaratıp ona yaslanmak başkadır. Aynı şey olamazlar)
Güvensizliği de kolayca bir bilinç eksikliği sayıyoruz. Oysa verilen sözlerin geri alınmasını yaşamış bir insanın temkinini anlamak gerekir. Kürtlerin yeni bir vaade kuşkuyla yaklaşması, geleceği istemedikleri anlamına gelmiyor. Alevilerin barışın Sünni bir Türk-Kürt ortaklığına daralmasından kaygılanması da dışarıdan bakıp üretilmiş bir itiraz değildir. Bu kaygı, kurulacak ortaklıkta kendilerine ne kadar yer ayrıldığını sorgular.
Her tereddüdü süreç karşıtlığı diye damgalamak, insanları konuşmaktan uzaklaştırır. Sorularını dile getiremedikleri bir yerde, insanların ortaklığa güvenmesini nasıl bekleyebiliriz? Burada sorun eleştiri ve hakaretin birbirine karışmış olması. Eleştiri ve "barış karşıtlığının" da çok kolay birbirinin yerine geçebiliyor olması bir diğer sorundur. Bunlar yaygındır. Mücadele edilmesi gereken bir başlıktır.
Türk toplumundaki bölünme korkusuyla Kürtlerin yeniden inkâr edilme korkusu aynı tarihsel zeminden doğmuyor. Yine de bu korkuların birbirini beslediğini görmek mümkün. Herkes yalnızca kendi çevresine konuştuğunda, karşı taraftan gelen her cümle kuşkuyu doğrulayan bir işarete dönüşüyor. Siyasetin burada sabra ihtiyacı var. Kaygıyı duymak, ayrımcılığa hak vermek demek değildir. Anadil hakkının neden başkasının hakkını azaltmadığını, geçmişle hesaplaşmanın neden bir halkı topluca suçlamak anlamına gelmediğini anlatabilecek açıklık gerekir.
Gündelik temas kendiliğinden bu açıklığı üretmez. Aynı sokakta yaşamak, aynı işyerinde çalışmak, birbirinin hayatını eşit koşullarda duyabilmek için yeterli olmayabilir. İnsanlardan birinin sürekli açıklama yaptığı, diğerinin onun kabul edilebilirliğine karar verdiği bir ilişki güven üretmez.
Uzun baskı dönemlerinin bıraktığı duygulardan biri de "ne yapsak olmuyor" duygusudur. Haksızlığı bilmek, her zaman harekete geçmeye yetmez. Birlikte davranmanın işe yarayacağına dair deneyim gerekir. Ortak bir başvuruyla bir su kaynağı korunabildiğinde ya da yıllardır duyulmayan bir talep kamu kurumundan cevap alabildiğinde, insanlar kendi güçlerini yeniden fark edebilir. Bu kazanımların küçük olması değersiz oldukları anlamına gelmez.
Deneyimin başkalarına aktarılması, çaresizlik duygusunu aşacak yeni bir toplumsal hafıza da biriktirir. Her başarısızlığın ardından halktan daha fazla fedakârlık isteyen siyaset ise bir süre sonra kimseyi çağıracak söz bulamaz.
Kısaca varmak istediğim yer; hafıza, sonraki kuşağın kendi hayatını kurmasına yardım ettiği ölçüde canlı kalır. Barışın toplumsal karşılığı biraz da burada aranmalı.
Ortak bir hikâye, merkezde yazılıp topluma dağıtılarak kurulamaz. Başkasının anlattığını susturmadan dinleyen, anlaşamadığı yerde de konuşmayı sürdürebilen insanların birlikte yaptıkları işlerden doğar. Böyle bir hikâyede geçmişe dair anlaşmazlıklar sürer; hiç kimsenin acısı ortaklığı bozan bir fazlalık sayılmaz.
Barışın toplumsal işi, cevabını bekleyen insana sabır öğütlemekten çıkıp o cevabı birlikte aramayı üstlendiğimiz yerde başlar.
(SB/EMK)
Kaynak: Bianet