İsrail'de seçim öncesi gidişat tartışması
İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler öncesinde, ülkenin güvenlik politikaları ve rejim niteliği üzerine farklı görüşler gündeme geldi. Cumhuriyet'te Ergin Yildizoglu'nun makalesine göre, eski istihbarat başkanı Tamir Hayman ve satranç şampiyonu Garry Kasparov'un değerlendirmeleri, İsrail'in kalıcı bir savaş hali ile dini-ırkçı bir devlet modeli arasında sıkıştığını ortaya koyuyor.
İsrail'de 27 Ekim'de genel seçimler gerçekleştirilecek. Seçim sürecinde mevcut hükümetin politikalarının sürdürülmesi konusunda halktan destek istenecek. Ülkenin geleceğine dair tartışmalar, özellikle güvenlik stratejileri ve devlet yapısının dönüşümü üzerinden şekilleniyor.
Cumhuriyet'te Ergin Yildizoglu'nun makalesine göre, geçen hafta yayımlanan iki ayrı yazı, İsrail'in içinde bulunduğu durumu farklı boyutlarıyla ele aldı. Eski askeri istihbarat başkanı Tamir Hayman, 7 Ekim 2023'ten bu yana ülkenin ilan edilmemiş yeni bir güvenlik anlayışıyla yönetildiğini belirtti. Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov ise New York Times'taki yazısında İsrail'in laik bir cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapmak üzere olduğunu aktardı. Yildizoglu, bu iki gözlemin aslında birbirini besleyen süreçlere işaret ettiğini vurguladı.
Hayman'ın değerlendirmesinde, barışın bir amaç olmaktan çıkıp araç haline geldiği, savaşın ise kalıcı bir durum olarak benimsendiği bir yapı tarif ediliyor. Bu anlayışta önleyici saldırılar öne çıkarken, yerleşimler ve siviller güvenlik düzeninin parçası olarak görülüyor. Yahudi kimliğinin demokrasiye üstün tutulduğu ve iki devletli çözümün reddedildiği bu süreçte, toprak genişlemesi güvenlik gerekçesinin ötesinde devlet niteliğini belirleyen bir ilke haline geliyor. Hayman bu durumu 'süreç olarak faşizm' olarak nitelendiriyor.
Kasparov'un analizinde ise İsrail'in kuruluşunda Ben-Gurion ile Harediler arasında sağlanan uzlaşmanın, zamanla dini ayrıcalıkları ve askerlikten muafiyeti kalıcılaştırdığına dikkat çekiliyor. Netanyahu'nun iktidarda kalabilmek için bu ayrıcalıkları kabul ettiği, Haredi partilerin ise konumlarını korumak adına koalisyonu desteklediği ifade ediliyor. Bu durum, laik yurttaşlık ile dini otorite arasındaki gerilimi, iktidarın devamını sağlayan siyasi bir ilişkiye dönüştürüyor.
Yıldızoglu, Hayman'ın tarif ettiği güvenlik anlayışını benimseyen yerleşimci ve dinci-Siyonist sağ ile dini ayrıcalıklarını korumaya çalışan Haredilerin, farklı taleplerine rağmen aynı koalisyonda buluştuğunu aktarıyor. Her iki kanadın da dayandığı dini ideolojinin savaş politikasına meşruiyet sağladığı, savaşın ise bu ideolojinin devlete daha derin nüfuz etmesini kolaylaştırdığı belirtiliyor.
Tarihsel travmaların da bu süreci beslediği vurgulanıyor. Nazi soykırımının ardından oluşan 'Bir daha asla' ilkesinin, Yahudilerin güvenliğini Filistinlileri dışlayan varoluşsal bir sorun haline getirdiği kaydediliyor. 7 Ekim saldırısı ordunun ve istihbaratın sorgulanmasına yol açarken, Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk tartışmasına taşıdı. Gazze'deki yıkım ve uluslararası desteğin aşınması, İsrail'in kuruluş ideolojisine darbe vurdu.
Bu travmaların siyasi hesaplaşma veya kalıcı çözüm arayışıyla aşılmak yerine, sürekli tehdit algısı ve kalıcı savaş anlayışını beslediği ifade ediliyor. 'Vaat edilmiş topraklar' saplantısının toprağı müzakereye kapattığı, tarihsel-dini göndermelerin ise çatışmayı kutsal bir mücadele haline getirdiği öne sürülüyor. Seçimlerdeki temel sorunun, güvenlik adına kurulan düzenin İsrail'i nereye götürdüğü ve bu gidişatın sürdürülebilirliği olduğu belirtiliyor.
TürkAta Haber Ajansı