İçeriğe geç
  • Dolar 49,1791 ▲ %0,08
  • Euro 55,4009 ▼ %0,02
  • Sterlin 65,3551 ▼ %0,02
  • Gram Altın 6.542,72 ▼ %0,76
  • Çeyrek Altın 10.850,27 ▲ %0,96
  • Gümüş 95,40 ▼ %0,92
  • Bitcoin 4.196.230 ▲ %0,65
  • BIST 100 12.270,18 ▲ %0,17

Teknoloji

Ötegezegenden radyo sinyali tespit edildi

Biliminsanları 63 ışıkyılı uzaktaki Beta Pictoris b adlı gaz devindeki auroralara ilişkin gizemli radyo sinyallerini çözerek gezegendeki manyetik alanın sırrını deşifre etti.

Son zamanlarda, Ay'ın uzaylılar tarafından Dünya'yı seyretmek için yerleştirilmiş olduğundan tutun da aslında Ay'ın hiç bulunmadığına kadar uzanan, komplo teorisi demeye dilimin varmadığı, çeşitli senaryoları açıklamak durumunda buluyorum kendimi. İnsanların her geçen gün git gide artan kendini özel hissetme kaygısı bir yana, ben yine iğneyi kendime batırıyor ve bilimi daha erişilebilir, anlaşılabilir ve tercih edilir kılmamız gerektiğini düşünüyorum. Nihayetinde insanlara 5 2 0 diyerek bolluk ve bereketi çağırabileceğini, bundan en fazla bir saniye sonra da 7 4 1 diyerek bunu hızlandırabileceğini söylediğinizde ilk tepkileri "Aaa, hemen ezberleyeyim" olmuyor da bir açıklama ve ikna süreci vardır herhalde, öyle değil mi? Peki sahte bilimlerin başardığını temel bilimler neden başaramıyor? 

İnsanlar gerçekten bilime ilgisini kaybetmiş olsa oturup karmaşık gök haritaları üzerinden astrolojik yorumlar yapmayı öğrenebilmek için çuvalla para ve zaman harcamazdı. Uzaylılar, paralel evrenler, zaman yolculuğu, kara delikler, kuantum fiziği ve evrenin nasıl oluştuğuna dair videolar da saatlerce izleniyor ama ne yazık ki izlenen videoların içeriği gerçek bilimsel kuramların açıklaması değil de daha ziyade yine komplo teorileri üzerine. Yani insanların merakı kaybolmuş değil. Maalesef ki bu merakı gidermek konusunda sahte bilimler, temel bilimlerden daha başarılı. Dikkat çeken nokta şu ki, sahte bilimler çoğu zaman yalnızca bilgi(!) vermekle kalmıyor, insanlara çeşitli hikâyeler de veriyor. Daha da önemlisi, o hikâyenin içinde kişilere bir rol veriyor. "5 2 0 dersen hanene bolluk gelir." Ne kadar güzel bir cümle: Kısa, anlaşılır ve uygulanabilir. Üstelik bir şey yapmaya, aksiyon almaya da imkân tanıyor. Hayatınızın kontrolünü elinize aldığınızı hissettiriyor. Bir de bunun üzerine "Bunu herkes bilmiyor" veya "Biliminsanları bunu açıklayamıyor" diye eklendiğinde, artık yalnızca bir sayı dizisi değil, insanın kendisini özel hissettiren küçük bir sırrı olmuş oluyor. Bilim ise aynı noktada biraz daha huysuz bir tavırla "Bu iddianın mekanizması nedir?" diye soruyor. "Nasıl ölçüyoruz? Kontrol grubu nerede? Bu sonuç başka bir araştırmacı tarafından tekrarlandı mı? Alternatif açıklamalar neler olabilir?" Üstelik bütün bunların sonunda bilim çoğu zaman kesin bir cevap vermek yerine "Mevcut kanıtlar bunu gösteriyor" diye yanıtlıyor; "Bu hipotezin doğrulanması için daha fazla veriye ihtiyacımız var" diyor. Bilimin en büyük gücü olan bu temkinlilik, insan zihninin belirsizliğe karşı olumsuz tutumu nedeniyle çoğu zaman önemli bir eksiye dönüşüyor. "Evren bunu sana gönderiyor" cümlesi, "Bunun böyle olduğuna dair güvenilir bir kanıtımız yok" cümlesinden çok daha rahatlatıcı geliyor. Biri güzel günler vaat ederken diğerinin elindeki ana şey belirsizlik gibi görünüyor. Sahte bilimler, kesin cevapların yanı sıra insanlara kontrol hissi de veriyor: Hayatınız kötü gidiyorsa bunun bir açıklaması var. Para gelmiyorsa enerjiniz düşük. İlişkiniz yürümüyorsa bu karakter veya iletişim problemi değil de frekanslarınız uyuşmadığı için. Bir şeyi çok istediğiniz halde gerçekleşmiyorsa yeterince güçlü düşünmemişsinizdir. 

KOLAYA KANMANIN CAZİBESİ

Bunların bilimsel bir açıklama olarak geçerliliği başka bir mesele, ancak dünyayı karmaşık ve çoğu zaman kontrol edilemez bir yer olmaktan çıkarıp, birkaç basit kurala indirgediği göz önünde bulundurulduğunda, sahte bilimlerin psikolojik olarak ne kadar cazip oldukları ortada. Bilim ise tam tersini yapıyor.  

Dünya'nın düşündüğümüzden çok daha karmaşık olduğunu söylüyor ve açıklıyor: Nasıl bildiğini, neyi henüz bilmediğini, hangi sonuca hangi yöntemlerle ulaştığını anlatıyor. Ama sıkıntı şu ki, bir tarafta yıllarını bir konuyu araştırmaya adamış, elindeki verileri defalarca kontrol etmiş, vardığı sonuçların hangi koşullarda geçerli olduğunu açıklayan bir biliminsanı varken insanlar diğer tarafta elle tutulur hiçbir dayanağı olmaksızın evrenin sırlarını çözdüğünü iddia eden kişiyi daha ikna edici buluyor. 

Aslında biliminsanı bildiklerinin sınırlarını biliyor. Bir soruya cevap verirken hangi noktada durması gerektiğinin farkında. Elindeki kanıtların ötesine geçmemeye çalışıyor ve yanılabileceğini kabul ediyor. Palavracının ise böyle bir derdi yok; bilmediği yerde durmak zorunda değil. Açıklayamadığı bir şeyle karşılaştığında yeni bir açıklama uydurabilir. Çelişkiye düştüğünde çelişkiyi ortadan kaldırmak için hikâyeyi değiştirebilir. Üstelik bütün bunları son derece kendinden emin bir şekilde yapabilir. İşte burada bilimsel bilginin doğruluğu ile bir iddianın ikna ediciliği arasındaki farkla karşılaşıyoruz. 

63 IŞIKYILI ÖTEDEN GELEN SİNYALLER

Bir yanda sağlam bir dayanağı olmadan evrenin sırlarını çözdüğünü iddia edenlerin sebep olduğu palavra salgınları ile uğraşırken, diğer yanda gerçekten evrenin sırlarından "bazılarını" çözmeye başlayan biliminsanlarının çalışmaları hak ettiği heyecanı göremiyor. Örneğin, geçtiğimiz günlerde Kevin Ortiz Ceballos önderliğindeki ekibin Güneş Sistemi dışındaki bir gezegenden, yani bir ötegezegenden gelen radyo sinyallerini doğrudan tespit ettiğine dair bir araştırma yayınlandı.  

Araştırma detaylarına göre, yaklaşık 63 ışıkyılı uzaklıktaki gaz devi Beta Pictoris b şiddetli bir manyetik alana sahip. Tespit edilen radyo sinyallerinin ise bu manyetik alanın yıldızdan gelen yüklü parçacıklarla etkileşiminden kaynaklandığı düşünülüyor. Bilimin hatası bu haberi "ötegezegenden beklenen radyo sinyali nihayet tespit edildi" cümlesi ile servis etmemesi mi acaba? Böyle bir cümleyi okuyunca insan zihninin birkaç saniye içinde "uzaylılar!" sonucuna varması pek de zor sayılmaz. Fakat biliminsanlarının yaptığı bunun tam tersine, elde edilen sinyalin özelliklerini inceleyerek bunun doğal bir fiziksel süreçle açıklanıp açıklanamayacağını araştırmak. Dahası, bu sinyaller yalnızca gezegenin varlığını veya orada gerçekleşen bir olayı göstermekle kalmıyor. Araştırmacılar sinyalin karakteristik özelliklerinden yola çıkarak Beta Pictoris b adlı gezegenin manyetik alanı hakkında da bilgi edinebiliyor. Çalışmaya göre, söz konusu radyo sinyalinin üretildiği bölgedeki manyetik alan, Dünya'nın manyetik alanından yaklaşık 2500 kat daha şiddetli olabilir. Yani bizden o denli uzakta bir gezegenin göğünde oluşan bir aurorayı doğrudan görmemize gerek bile kalmadan, ya da o gezegene gitmeden, yalnızca bize ulaşan radyo dalgalarını inceleyerek, gezegenin manyetik alanı hakkında bilgi edinebiliyoruz! Düşünsenize; bizden 63 ışık yılı uzakta bir gezegen var, biz o gezegene gidemiyoruz, hatta onu Dünya'dan çıplak gözle bile göremiyoruz ama bunlara rağmen orada meydana gelen fiziksel süreçlerden bazılarını, bize ulaşan elektromanyetik sinyalleri kullanarak çözebiliyoruz! 

Böylesi bir haber, sizin de tahmin edebileceğiniz üzere, çok rahatlıkla "Dünya dışı gezegenden gizemli radyo sinyali geldi" diye anlatılabilir, birkaç paragraf sonra da iş uzaylılara bağlanabilir. Muhtemelen bir yerlerde bunu yapan birileri de vardır. Tabii ki o hikâyenin çok daha fazla dikkat çekmesi de şaşırtıcı olmaz. Çünkü bilinmeyenin üzerine uydurma da olsa kesin bir cevap yapıştırmak, bilinmeyenin kendisiyle yaşamaktan çok daha kolay gelebiliyor. 

Kaynak: Birgun

Sıradaki haber yükleniyor…