İçeriğe geç
  • Dolar 49,3996 ▲ %0,03
  • Euro 55,3383 • %0,00
  • Sterlin 65,5922 ▲ %0,13
  • Gram Altın 6.578,22 ▼ %0,43
  • Çeyrek Altın 10.738,85 ▼ %0,46
  • Gümüş 92,91 ▼ %1,14
  • Bitcoin 4.110.607 ▼ %0,34
  • BIST 100 12.173,91 ▼ %0,63

Gündem

Sapığın ütopya rehberi ve diğerleri…

Slavoj Žižek sizi yormuyorsa Sophie Fiennes'le üçüncü buluşmasındaki rehberliğinden tatmin olma ihtimaliniz gayet yüksek!

Atina'nın bu sene 32. kere tertip edilmiş beynelmilelel film festivalinde Slavoj Žižek'e ait endişeli sesin sinema salonunda duyulmasıyla kıkırdamaların başlaması bir oldu. Ne de olsa o kendine has ses ve konuşma tarzına en azından 20 senedir aşina olan seyirci yorucu olduğu kadar eğlenceli bir seyahate çıkacağını tekrar hissetmişti.

Herkese malumdur ki Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni Sloven Slavoj Žižek (Slavoy Jijek) bilhassa "s" ve "z" seslerini çıkarırken zorlanır, kıyafetlerini mütemadiyen çekiştirir, etrafa tükürük saçmamak üzere diliyle dudaklarını silme hareketini sık sık tekrarlarken, nevrotik enerjisini, bilumum tiklerini, sürekli el kol hareketleriyle bezeli huzursuzluğunu karşısındakilere de ister istemez bulaştırır. Çok hızlı ama kesik kesik konuşur, arada ani nefesler alırken burnunu çeker; düşünceleri dilinden daha hızlı aktığı için kelimeler adeta birbirine çarpar, lakin kıvrak hatip fikirden fikre atlarken kaotik olduğu kadar kendi içinde tutarlı bir yapı doğurmayı başarır. Üstelik her zeki insan gibi kendine yönelik mizahı memnuniyetle kabul edip samimiyetini teatral tavırlarla birleştirmek suretiyle ironik provokasyonlardan da asla imtina etmez.

Sapığın Ütopyalar Rehberi (The Pervert's Guide to Utopias) adlı belgesel dünya prömiyerini Venedik'te gerçekleştirdikten sonra Toronto ve Hamburg'a da uğradı; yolculuğuna şimdilik Lizbon, Köln ve New York'la devam edecek. Kadın sinemacı Sophie Fiennes ile haylaz feylesofun üçüncü işbirlikleri İrlanda, Birleşik Krallık, Slovenya, Hollanda ve Norveç ortak yapımı, 133 dakikalık bir film.

Uzun monologda ütopyalar ve distopyalardan, inanç ve faşizmden, devrim ve çevrecilikten; ayrıca  vampirlerden, zombilerden ve klonlardan da bahsediliyor.

Belgeselde Žižek bir ara "Uzaylıların dünyamızı ziyaret etme ihtimali olsa bizleri anlamaları için onlara filmlere bakmalarını tavsiye ederdim" diyor. Zaten argümanlarını bize anlatabilmek için diğer iki belgeselde olduğu gibi sinemadan ziyadesiyle yararlanıyor. Apocalypse now, Blade runner 2049, L'année dernière à Marienbad ve V for Vendetta'yı analizlerine alet etmesi boşuna değil. Bu şölende Chantal Akerman'a da bulaşmayı ihmal etmiyor muzip şahsiyetimiz, lakin salondan kahkahaların yükselmesi onu kadın kılığında gördüğümüz sekanslarla gerçekleşiyor.

Kıyamete belirli bir soğukkanlılıkla yaklaştığı için hayranlık duyduğunu sezdiğimiz, Kirsten Dunst'un Melancholia'da canlandırdığı Justine karakteri gibi bir banyo küvetine, onunki gibi bir gelinlik ve duvakla yatması seyirciyi mest ediyor.

Fakat sinema salonundaki asıl "bomba" Handmaid's tale'de Elisabeth Moss'la özdeşleşmiş June Osborne karakteri gibi şiddetli suni döllenme seansını birebir canlandırmasıyla patlıyor. 

Oğlumuz istikbalde acaba ne olacak?

Yetişkin erkeklerin veya kadınların karşı cinsin kimliğine bürünüp bilhassa raks ederken efemine veya erkeksi hareketlerden haz alması festivaldeki bir diğer büyüleyici filmde de karşımıza çıktı. İstanbul'a çok benzetilen Meksika'nın başkenti Meksiko'da cinsiyetler arasındaki akışkanlık sanki kanıksanmış vaziyette; en azından sinemacı Bruno Santamaría Razo'nun hayatından esinlenmiş Pembe ve mavi bir binada 6 ay (Seis meses en el edificio rosa con azul/Six months in a pink and blue building) adlı kurmaca filmde muhakkak ki öyle!

Prömiyeri Cannes'da yapıldıktan sonra Melbourne, Hamburg, São Paolo, Stockholm ve Rio de Janeiro'daki sinema şölenlerinde gösterilmiş olan gayet sevimli film Chicago Uluslararası Film Festivaline iştirak ettikten sonra Fransa ve ABD'de genel vizyona da girecek.

Samimiyetine hayran kaldığımız filmin yaratıcısı çocukluktan ergenliğe geçişte yaşadıklarını sanki zaman tüneline dalmışçasına, ziyadesiyle şerbetli ve layıkıyla estetik bir rüya âleminden aktarıyor. Meksika, Brezilya ve Danimarka ortak yapımı 105 dakikalık filmin sıcacık renkleri, yumuşacık ritmi, patlamak üzere olan erotizmin gizemiyle birleşerek mutlaka hafızanızda yer edecektir.

Sinematografi alanında uzmanlaşmış filmin yönetmeni ve senaryo yazarı Razo'nun adını prodüktörler ve kurgucular arasında da görüyoruz.

Bir yandan dansın ve müziğin insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini bilen bir kültürle haşır neşir olacak, bir yandan da bilhassa erkekliğinden asla feragat etmemesi beklenen oğlan çocuklarının genişlemekte olan ufkuna nüfuz edeceksiniz. Hakkında HIV teşhisi konduğuna inanılan bir babanın üzüntüsü aileyi sarsıyor sarsmasına da, kendine has bir velet olmanın ayrıcalığında birçok müşkülatın aşılma ihtimali daima çok yüksek.

Erotik bir yaratık

Narciso adlı filmde ise gericilikleriyle tanınan diktarörlükler için nevi şahsına münhasır olmanın pek makbul olmadığını bir kez daha idrak ediyoruz. Ne de olsa hakiki hadiselerden yola çıkılarak çekilmiş filmde Dino Romero'nun canlandırdığı Bernardo Aranda diktatör Strossner rejimi tarafından katledilmiş, her iki cinsiyet için cazip bir dansör ve istikbali parlak bir radyo sunucusuydu.

Latin Amerika'nın en uzun sürecek diktatörlüğünün adımlarını teninizde hissederken kıpır kıpır rock'n roll rüyası yavaş yavaş kâbusa dönüşüyor; müziğin ve dansın, renkli olduğu kadar loş gecelerin büyüsü hızla buharlaşıyor. 50'ler sona yaklaşırken, aslında muhafazakâr bir radyoda herkesle flört etmek suretiyle kendine yer edinmiş olan kahramanımız ABD'den gelen çılgın titreşimlerin havarisi oluyor; lakin fazla dikkat çektiği için zararlı ve tehlikeli sınıfına konup ivedilikle yok ediliyor.

Gene kabiliyetli olduğu kadar çalışkan bir sinemacıyla karşı karşıyayız. Paraguay'lı Marcelo Martinessi  

filmin hem yönetmeni, hem de senaryo yazarı olduğu gibi montajına ve prodüksiyonuna da dahil olmuş. 2026 Paraguay, Brezilya, Portekiz, Almanya, İspanya, Fransa ve Uruguay ortak yapımı olan 102 dakikalık sinema eseri seyirciyi kesinlikle hipnotize ediyor. Dünya prömiyeri Berlinale'de gerçekleşmiş olan film akabinde Uruguay'da genel vizyona girmiş. Bulunduğumuz ayda gerçekleşen Beynelmilel  São Paolo ve Rio de Janeiro Festivallerine dahil olduğu gibi İspanya'da da genel seyirci kitlesiyle buluşuyor.

Hayran olunmaktan muhakkak ki hoşlanan ve buna zaten fazlasıyla alışık Narciso'nun Paraguay'lı gençlere tanıttığı rock'n roll bir müptezelliğe dönüşüyor; radyoda çaldığı plaklar diyar çapında çınlarken tiyatro şeklindeki ses stüdyosunda hazır bulunan seyirci kitlesi kahramanımızın dans performanslarıyla ayrıca coşuyor.

Lakin aynı radyonun favori programı Bram Stoker'ın Dracula'sının teatral adaptasyonu gittikçe artan dozda kasvete boğuluyor ve kudurmuş rejim kurbanlarını tek tek hedef alırken kimsenin zulümden azade olmadığı ispatlanıyor.

Primetime

Kasvetin bir kâbus hâlinde yaşandığı bir diğer film, kötülükleriyle ön plana çıkan karakterleri her geçen gün daha iyi canlandıran Robert Pattinson'ın başrolünde oynadığı Primetime.

ABD'de çocuklara yönelik cinsel suç şüphelilerini gizli kamera ve kurgulanmış buluşmalar aracılığıyla ifşa eden televizyon programlarının en tanınmış sunucusu Chris Hansen, pek yakında Türkiye'de de vizyona girecek filmi kesinlikle lanetlemiş olsa da kendinizi bu büyüleyici girdaba ister istemez kaptırabilirsiniz.

Yönetmen Lance Oppenheim belki de ABD seyircisine yeni bir odak yaratabilmek için filmin merkezine televizyon sunucusunu yerleştirmeyi, dolayısıyla meşhur aktörüne yüklenmeyi münasip görmüş. Ne de olsa bu programlar uzun yıllar boyunca ülkenin muhtelif medya organlarında yer aldı, ayrıca ahlâki olarak sorgulandı, eleştirildi, hatta haklarında belgesel bile çekildi.

Nitekim dünya prömiyeri geçen ay Venedik'te gerçekleştikten sonra komşu dahil, dünyanın birçok diyarında direkt vizyona girmesi Primetime'ın aslında ticari bir ürün olarak pazarlandığını ispatlıyor.

Filmin albenisi, Pattinson'ın canlandırdığı fazlasıyla hırslı ve deyim yerindeyse antipatik Hansen karakterinin ahlâki açmazları, gelgitleri ve mesleki hırslarından kaynaklanıyor. Programın sansasyonel niteliğinin oluşmasında rol oynayan televizyon yapımcısını canlandıran Merritt Wever de iltifat edilmeye değer bir performans sergiliyor.

Lakin 2026 ABD yapımı 109 dakikalık filmin bütününü Hansen'ın beynindeymişçesine yaşıyor; dengesizliklerini, zaaflarını, amacına ulaşmak için neleri feda etmeye hazır olduğunu sanki tenimizde hissediyoruz. Gene capcanlı renklerin havada uçuştuğu, dalga dalga gelen görüntülerin birbirine karıştığı, ziyadesiyle estetik, hatta koreografik bir sinema eseriyle karşı karşıyayız.

Evinde rahat rahat televizyon seyredip kendini ahlâk otoritesi ilan etmeye muhtaç seyirciye medyatik bir ürün pazarlandığını Primetime sayesinde bir kez daha idrak ediyoruz. Çocukların cinsel istismardan korunması gibi son derece ciddi bir mesele, reyting uğruna televizyon gösterisinin malzemesine dönüşüyor. Reyting uğruna devlet kurumlarının yükümlüğündeki bazı fonksiyonlar bir televizyon ekibi tarafından zapt ediliyor, üstelik güvenlik kuvvetleri onların emrine amade ediliyor.

Programda reşit olmayan kişileri canlandıran oyuncuların maruz kaldığı psikolojik baskı ve operasyonlardan biri sırasında bir şüphelinin intihar etmesi, kullanılan yöntemlerin sonuçlarını daha da ciddi biçimde sorgulamamıza yol açıyor.

Fakat genel neticeye bakıldığı zaman Hollywood ürünü Primetime aynı mevzu hakkında David Osit'in çektiği Predators belgeseliyle karşılaştırıldığında sanki esas meseleye daha dolaylı bakıyor ve ahlâki sorgulama yönünü derinleştirmekte yetersiz kalıyor.

(HA)

Kaynak: Bianet

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…